Offenbach - Frankfurt : S1 S2 S8 89
Thursday, 22 July 2010
Musil - 1914 Viyana
Muhakkak benim bu sabah metroda gördügüm insanlarin ifadeleriydi Musil'in bundan 96 sene önce öngördügü!
Saturday, 19 June 2010
diyordum. Karsima oturdu. Orta yasli, kentli bir kadin gibi pardesüsü, cantasi, kot pantalonu ve cantasiyla...Ama yüzü, bakislari...
Monday, 14 June 2010
Metroda Onur Yolculugu!
Annesi miydi yanindaki? Tabii, tabii, baska kim olabilirdi ki? Siyahlar giymisti anne. Siyah bir tisört, siyah bir pantolon ve siyah spor ayakkabilar. Ne küpe, ne oje, ne cicekli etekler. Sadece gümüsi gür saclari süslüyordu omuzlarini. Oglunun, saclari tepesinden cok acilmis oglunun üzerine miknatis gibi cektigi bakislari nötralize etmek ister gibi "normal", "bizi yoksayamaz misniz?" diyen donuk bakislar.
Ama o donuk bakislar ogluna döndügünde, birdenbire yumusuyordu, canlaniyordu bakislari. Aralarinda gülüyorlar, konusuyorlar ve o "sabah sabah mutluluklariyla" anne-ogul cevrelerindeki bakislardan örülmüs o haleyi sanki "cehennemin dibine" yolluyorlardi. Mutlu indim metrodan! Onurlu iki kisinin mutlulugunun isiklari az da olsa gözlerime sinmis midir?
Sunday, 30 May 2010
Kurt Tucholsky'den
Sabah erkenden
İşe giderken
Bütün dertlerinle
Istasyonda beklerken
Kent gösterir sana
Asfalt kayganlığında
Bir huniden akıp giden
Milyonlarca çehre:
İki yabancı göz, bir anlık bir bakıs
Kaşlar, gözbebekleri, göz kapakları –
Neydi o? Belki de hayatının şansı…
Bitti, geçti gitti, yok gerisi.
Hayatın boyunca
Binlerce sokaktan geçersin
Yoluna seni unutup gidenler çıkar
Bir göz pırıldar
Ruhun ışıldar
Bulursun aradığını,
Ama sadece birkaç saniye…
İki yabancı göz, bir anlık bir bakış
Kaşlar, gözbebekleri, göz kapakları –
Neydi o? Kimse döndüremez zamanı geriye…
Bitti, geçti gitti, yok gerisi.
Yolun boyunca giderken kentlerde
Yürümek zorunda kalırsın bir uctan öbür uca
Bir nabız atışı kadar kısa bir anda
Yabancı, öteki çıkar karşına
Sana bir düşman da olabilir
bir dost da
Ya da bir yoldaş olabilir
Kavganda
Bir an baksa da sana
çekilir sonra...
İki yabancı göz, bir anlık bir bakış
Kaşlar, gözbebekleri, göz kapaklari –
Neydi o? Büyük insanlıktan küçücük bir parça!
Bitti, geçti gitti, yok gerisi.
----------------
Ceviri: Sükran Yigit
Saturday, 29 May 2010
Asma
Saturday, 10 April 2010
Metro Duraginda Sabah Flörtü
"Su gofretlerin tadi cok güzel biliyor musun, alayim mi sana bir tane?"
"Danke!"
Gülümsüyor ama kiz. Ilgilendigimi belli etmek istemiyorum ve raylara dogru bakmaya asliyorum ama kulagim otomatin önündeki kücük sahnede.
"E baska birsey alayim o zaman, bak sunlardan yedin mi hic?"
"Danke, sekerli seyler yemiyorum. Zaten kahvalti ettim."
"Ciddi misin? O kadar erken kalkabiliyor musun?"
"Saat kurunca oluyor. Sen kalkamiyor musun?"
"Cok zor! Okula mi gidiyorsun?"
"Evet, sen?"
"Ben tasci ustasinin yaninda ciraklik egitimdeyim, iki sene var bitmesine."
"Nasil tas?"
"Granit."
"Zor mu?"
"Zor."
"Hep bu saatlerde mi biniyorsun?"
"Evet."
"Hic rastlamadim sana burada."
"Ben de sana rastlamadim ama bugün rastlastik iste!"
Metro yaklasiyor. Hep birlikte biniyoruz. Metro kalabalik ama sanslarina iki kisilik yer bos. Orayi onlara birakip arkaya dogru ilerliyorum.
Sunday, 21 March 2010
"Punk" Kontrolörler
Yapilicak birsey yoktu, boynumu büküp bu punk kiyafetleri icerisndeki insanlara biletimi gösterirken ufak da olsa bir catisma izi görmek icin yüzlerine baktim. Yoktu böyle bir catismanin izi, ikisi de ne güleryüzlü ne asik suratliydilar, siradandilar, icimizden biriydiler, görevlerini bitirip Mühlberg'de indiler, cektiler gittiler.
Thursday, 11 March 2010
Kitabin Adi?
Ledermuseum'dan yine sarisin ama bu müzik dinleyene göre cok daha klasik-konvansiyonel bir kiz bindi. Elinde binerken bile okudugu kalinca bir kitap vardi. Son on-onbes sayfa kalmisti geriye görebildigim kadariyla. Ama kitabi katlayarak okudugu icin adini görmek mümkün degildi. Bu arada ben de "Süper Iyi Günler'i" bitirip Siri Hustvedt'in "The Shaking Woman or A History of My Nerves" kitabina baslamis oldugum ama yine de bunun yaninda güzel bir roman okuma istegi icinde oldugum icin iste istemez, metroya binerken bile, o kalabalikta bile bu kadar heyecanla okunan kitabin ne oldugunu merak ettim. Hatta kiza özendim. "Herhalde, ineken kitabi kapatip cantasina koyar, ben de görürüm hangi kitap oldugunu!" Bu arada kapak biraz kaydigi icin Ostend duragina geldigimizde kitabin kapaginin acik mor oldugunu ve Piper yayinevinden ciktigini görebildim. Ancak ne yazarin ne de kitabin adini okuyamadim. Sadece "----nox" ve "--olken" hecelerini secebildim. Insallah benden önce iner ve kitabi kapatirken görüveririm diye hic yerimden kipirdamadim. Ama...Iki durak daha gittik ve kiz yine kitabi okuya okuya metrodan inip kalabaliga karisti. Neydi o kitap?
Wednesday, 3 March 2010
Günesli Bir Gün
Ben Christopher Boone'un Sahane Dünyasi'ni okuyorum Mark Haddon'dan. Otistik bir cocugun gözünden dünyayi anlatiyor Haddon. Bazen, bazi paragraflari dönüp dönüp tekrar okuyorum. Christopher mutlu mu mutsuz mu anlayamiyorum bazen ama mutluymus gibi geliyor bana.
Larsson okuyan janti cocuk Ostend'de iniyor. Inmeden önce kitabi öylesine kapatiyor. Acaba benim gibi kaldigi sayfayi aklinda tutanlardan mi düsünüyorum, kitap elimde sürünmeye baslamamisa ben de pek öyle ayrac(yoksa bu parantez mi demekti?) kullanmam. Ama mesela güzel bir nesne elime gecmisse onu kullanirim bazen. Mesela 250 gr kahvenin sigabildigi büyüklükte kesekagidi gibi. Cünkü kahve kokusu bir süre sonra kitaba siner. Bir tür Ex-Libris avuntusu gibi yani.
Taunusanlage'ye kadar ara vermeden okuyorum. Sonra iniyorum, bu sabah evde kahvalti ettim, Brezel'a gerek yok. Tekrar yeryüzüne cikiyorum ve istemeye istemeye günesi arkamda birakarak büronun soguk karanligina daliyorum.
Tuesday, 2 March 2010
Tinderstics
Tindersticks esliginde gecirdim. Sönük bir sarki ama "Peanuts" hem albümü dinlerken hem de konser sirasinda, belki en begendigim degil ama kendimi en yakin hissettigim sarkiydi. Yalniz bütün grup elemanlari birbirlerine ve hatta sanki tek tek tek tek ikiyüz kisilik -ama tutkulu - izleyiciye gülümserlerken Stuart Staples'in gözlerini kapatip Peanuts gibi bir sarkiyi bile entelektüel Türk filmlerine tas cikaracak bir "ciddiyletle" söylemesini anlayamadim. "Benim bu Peanuts'i sevmem, eskiden de o kadar sarkici dururken Cahit Oben'i sevmem gibi birseydir belki de," diye düsünüyordum ki yolda, Kaiserlei duragina gelmisiz bile. Duraktan iki kisi bindi metroya. Basi örtülü kirk yaslarinda bir kadin ve trendy H&M outfit'iyle onyedi yaslarinda bir kiz. Hareketleri hergün metroya binen insanlarin otomatik harmonisinden yoksundu. Sanki arkalarindan birisi sahneye itivermis gibi saskindi ikisi de.
Basörtülü kadin saat dokuzu gectigi icin oldukca tenha olan, mp3'lerine gömülmüs birkac kisinin oturdugu koltuklara dönüp "Frankfurt?" diye sordu. Dudaklarindan okudum. Kimse cevap vermedi, ben "Evet" dedim uzaktan. Gülümsedi kadin. Kiz utandi. Bunu kadinin benim karsimdaki bos yere oturmak isterken kizin onu cekip vagonun en ucuna götürmesinden anladim. Bir durak boyunca yani Mühlberg'e kadar izledim ikisini. Konusmadilar. Anons "gelecek durak Frankfurt-Mühlberg" dediginde basörtüsünü arkaya dogru ittiriverdi kadin. Hani muhitinden cikmis da artik basini acabilirmis gibi bir harekketti, otomatik! Hic konusmadilar.
Ben dört durak sonra Taunusanlage duraginda indim. Merdivenleri ciktim. Brezel satan kadin, firiniyla oradaydi. Altmis sente sicak bir Brezel aldim. Sali sabahlari yine o katta gitar calan genc Ispanyol'a on sent verdim, günaydinlastik ve caddeye cikip ise dogru yola koyuldum.